Genlerinde spor ve macera olan Olgar Grubu’nun 45 yaşındaki Ceo’su Orkun Olgar’ın olmazsa olmazı, spor. Haftada altı gün spor yapan Olgar’ın maceraperest ruhu, onu her fırsatta
doğada olmaya ve keşfetmeye yöneltiyor.
Birçok spor markasını bünyesinde barındıran Olgar Grubu’nun Ceo’su Orkun Olgar, bu ay kapak konuğumuz oldu. Efendi ve mütevazı kişiliğinin yanı sıra 45 yaşına rağmen dikkat çeken fit vücudu ve maceraperest ruhu ile örnek bir MEN’S FITNESS Erkeği olan Orkun Olgar’ı yakından tanımaya ne dersiniz? Lafı uzatmadan keyifli, spor ve macera dolu röportajımıza geçelim…
Öncelikle kendinizden bahseder misiniz?
Her şeyden önce kendimi sporcu olarak tanımlıyorum. Babam da öyledir, bence bu yönümüz babamdan geçti. Çünkü kendimi bildim bileli spor yapıyoruz. Ticaret adamı kimliğimizin öncesinde sporcu kimliğimiz öndedir.
Neden ‘biz’ diyorsunuz?
Çünkü kardeşim de küçüklüğünden beri sporcudur ve onunla o kadar iç içe yaşıyoruz ki ister istemez kendimden bahsederken kardeşim de konuya dahil oluyor.
Spor yapmaya ne zaman başladınız?
2,5 yaşlarında yüzmeyi öğrenmişim ve aynı yaşlarda babamın sırt çantasında, kayak ile tanışmışım. Yüzmeyi ve kayak yapmayı nasıl öğrendiğimi hatırlamıyorum bile ama hayal meyal kardeşim gözümün önüne geliyor.
Spor hayatınıza babanız sayesinde girmiş öyleyse…
Evet, babam spora aşırı meraklıydı. O zamanlar Deniz Kuvvetleri’nde subaydı. SAT olmayı başarmış ama kurmay yüzbaşı olarak gemilerde göreve devam etmiş. Karakteri size şöyle özetliyim; Ben 10, kardeşim 7 yaşındaydı. 1984 yılında arabanın üstünde sörf tahtasıyla İstanbul’da sörf yapacak yer arardık. Dolayısıyla bu sporcu/maceracı kimlik bize babamızdan geçti. Babam da her zaman, asker ya da tüccar kimliğinden önce sporcu kimliğini öne çıkarırdı, hala da öyledir.
Nerelisiniz? Ayrıca spor hayatınız küçüklüğünüzden itibaren nasıl şekillendi?
Doğma büyüme Yeşilyurtluyuz biz. Ben mahallemizin ilkokuluna giderken 10 yaşında basketbola başladım. Efes Pilsen’in minikler altyapısına seçilmiştim. Bir gün herkese forma verdiler, ben herkesten küçük olduğum için bana forma vermeyi atladılar. Ben böyle saçma bir sebepten basketbolu bıraktım ve bir daha da kimse bana basketbol oynatamadı. Beraber başladığım sevgili arkadaşım Kemal Tunçeri, A Milli oldu mesela. Çocuk psikolojisi çok farklı çalışıyor. Babam ve annem her ikisi de tenis oynadığı için bu kez ben de tenis oynamaya karar verdim. Gezi Parkı’nın yanında Tenis Eskrim Dağcılık vardı. Orada tenise başladım ve o yazın sonunda kulübün takımına seçildim. Oradan Yeşilyurt Spor Kulübü’ne geçtim. 15 yaşındayken genç milli oldum, ardından 15-18 yaşlarında hep milli takımdaydım. Bunun yanında Alman Lisesi’nde okuyordum. Çok zor bir okuldur ama sporla birlikte yürütmek zorundaydım.
O zamanlar hem okula gitmek hem de spor yapmak zor gelmiyor muydu?
Hayır, hem de hiç. Babam ile sabah 5’te kalkar, 7.5 kilometre koşu yapar, oradan okula giderdim. Akşamları okul sonrası antrenmana yetişir, üç saat toplu/saha antrenmanı, sonra kondisyon/ dayanıklılık antrenmanı yapar, ardından eve gidip ders çalışırdım. Hafta sonu da maçlar vardı ve evet, zorlu bir tempoydu.
Bir dönem yurt dışında spor okuluna gittiğinizi biliyoruz, ondan bahseder misiniz?
Evet, 16 yaşımı bitirdiğimde ABD’de Cardinal Gibbons Lisesi’nden sporcu bursu geldi. Okulun takımı liselerarası ABD Şampiyonu idi. Bir hafta içinde Alman Lisesi’ni bırakıp ABD’ye gitme kararı verdim. Hayatımın çok zorlu iki yılı başlamıştı. Yalnızdım ve okul Florida’da olduğu için ırkçılıkla da tanışmıştım. Beni de dışarıdan gelen diğer arkadaşları da benimsemediler. Fakat şanslıyım ki çok yoğun bir antrenman programımız vardı. Takım arkadaşlarım ile tüm zamanımı geçirdim. İki kez 18 yaş Dünya Şampiyonası’nda oynadım. Miami’deyken 17 yaşıma geldiğimde profesyonel tenisçi olmak istemediğime karar verdim.
Neden tenisçi olmak istemediniz, sakatlandınız mı?
Hayır, sadece eğer tenisçi olursanız hayatınızı ona adamanız lazım. Profesyonel tenisçinin hayatı zordur, her hafta başka bir otelde, başka bir ülkede tek başına geçer. Tenisi çok sevsem de benim ruhuma aykırıydı. Liseyi bitirdikten sonra Denver Üniversitesi’nden tam sporcu bursu aldım, NCAA (Amerikan Üniversite Ligi) oynamak için. Denver’da ise hayatımın en keyifli dört yılını geçirdim. Denver için takımda #1 numara oynuyordum, bunun getirdiği büyük bir özgüven vardı. Hala görüştüğüm harika arkadaşlarım oldu. Sporla dolu dört yıl geçirdim.
Bugün SPX mağazalarının sahibisiniz. Mağazacılık serüveniniz nasıl başladı?
Annem ve babam ilk spor mağazalarını ben 15 yaşındayken açtı. Kardeşim de 12 yaşındaydı o zaman. Annemler “Çocuklar biz burada bir iş yapacağız, hayatımız spor, işimiz neden spor olmasın, var mısınız?” dediler. Kardeşimle buna ne kadar sevindiğimizi daha dün gibi hatırlıyorum. Özal’ın ithalatı serbest bıraktığı yıllardı, 1989’un sonu, 1990’ın başıydı. Çok sayıda spor markası Türkiye’de yoktu. Tenis için tasarlanmamış mekap ayakkabılar ile spor yapardık. Benim dizler o yüzden sakattır hep. Biz bu “Hayatımız spor, işimiz de spor” mottosuyla ilk spor mağazamızı Bakırköy İncirli Caddesi’nde açtık. İsim tartışmaları filan olmuştu. Galaksi Sport olacaktı, sonra Sport Point’e karar verdik. Zaman içinde Sport Point Extreme oldu, bunu kısaltıp SPX yaptık. Bu olaylar o spor ve eğitim kariyerim ile eşzamanlı gelişti. İlk mağaza açıldığında ben kasada duruyordum, kardeşim poşet tutuyordu. Dolayısıyla biz ikinci kuşak değil, 1.5’uncu kuşak sayılırız. İlk mağazadan sonra SPX markasını 40‘tan fazla mağazaya taşıyan annem, babam, Özhun ve ben olduk. Birlikte yaptık.
Denver’dan Türkiye’ye dönme kararınızda SPX mi etkili oldu?
Kardeşim Özhun ve benim hayatımızda aldığımız kararlarda annem ve babamın hiçbir zorlaması yoktur ama ciddi yönlendirmeleri vardır. Bu öyle bir yönlendirmedir ki hiç zorlamadan, hiç belli belli etmeden sizi istedikleri yöne döndürür. Onların kararıdır ama kararlar size aittir. Mesela mağaza yeni açılmış, ben Amerika’ya gidiyorum, babam bana ve kardeşim Özhun’a dedi ki; “Çocuklar siz bu işi sevdiyseniz ve ileride yapacaksanız, sizler okullarınızı bitirip tam anlamı ile bu işin başına geçene kadar var gücüm ile gaza basacağım, elimden gelen her şeyi yapacağım. Yok değilse bu tek mağaza kalır, ben de bu mağazada keyfimce iş yaparım. Kararınız nedir?” Biz o gün kararımızı verdik. Aile şirketinde çalışmak üzere gitmiştim, üniversite bitince Türkiye’ye döndüm.
Ailenizde sporun verdiği ciddi bir disiplin var, öyle değil mi?
Kesinlikle. Bizde disiplin müthişti. Babam asker olsa da annemdir aslında bu disiplini kuran ama her konuda anne ve baba birlikte hareket ederdi. Sabah 5’teki koşulara babam kaldırırdı. Arabayla birlikte bize eşlik ederdi. Arabanın camından kondisyon antrenörümüz sevgili Arda abiyle birlikte ikisi bize bas bas bağırırlardı. Ben artık koşudan öğürürdüm, tam bu sırada yandan “Bırak niye koşuyorsun, benim için koşuyorsan bırak diyorum sana!” diye çığlık çığlığa ikisini duyardım. Böyle yoğun bir çalışma sistemiydi. Babamla birkaç kez arabayla Romanya’ya gittik, 14 yaşındaydım. Üç hafta sabah 9’dan akşama kadar teknik antrenör Pavel ile korttaydık. Babam üç hafta boyunca bankta oturup antrenmanı seyretmişti. Fakat bunların hiçbirini zorla yaptırmadı. “Gitmeyi istiyor musun?” diye sorar, “Bu senin hayatın, senin kararın” derdi. Yine aynı yıllarda birkaç sefer de Çekoslovakya’ya gittik (1000000), üç hafta yine sabahtan akşama kadar zorlu bir antrenman kampı yaptık.
Babanız maddi destek de sağlıyor. Bu özel antrenman programları o dönemler için kolay olmasa gerek…
Kuşkusuz onların desteği ve katkısı olmasa bu iş olmazdı. Babamın ve annemin hikayesi daha ilginç. Onlar sıfırdan geliyorlar. Annem küçük yaşta dedemi kaybedip çok zor şartlarda büyüyor ve eczacı olup daha 21 yaşında banka kredisi ile eczanesini açıyor. Babam ise askerdi, onun babası da… Diğer taraftan kardeşim Özhun ve ben, belli bir standardın üstünde maddi imkanlara sahip büyüdük ama bence konu paradan çok vizyon idi. Mesela ben 10 yaşındayken Avusturya‘da kayağa gidebiliyorduk. Babam böyle bir adamdı. Daha subayken, Türkiye’de sörf sporu diye bir şey yokken, gemiyle kendisi için sörf tahtasını, sörf yelkenini getiriyordu. Annem lüks çanta alayım gibi şeylere para harcamazdı. Babamın da lüks harcaması olmazdı. Kazançlarını ve zamanlarını aktivite, doğa, kayak, sörf gibi şeylere harcıyorlardı. Bir de kardeşim Özhun ile benim sportif faaliyetlerimize. Mesela bütün Avrupa’yı araba ile dolaştık ama çadırda kamp yaparak konakladık. Yaklaşık 16 ülke gezdik. Okul ve eğitim tarafımızla annem, spor tarafımızla babam ilgilenirdi.
Bundan sonraki hedefleriniz nelerdir?
Müsabık sporcu olarak kendimce yeterince başarım, Türkiye şampiyonluğum, milli takım ve NCAA kariyerim mevcut. Performans sporcusu olarak kendi ideallerimi gerçekleştirdim. Bugün fizik olarak gelmek istediğim noktaya geldim. Fakat hayatın kendisi gibi mücadele bitmiyor. Dolayısıyla birinci hedefim, hayatımın geri kalanını böyle sağlıkla ve aktif spor yaparak yaşamak.


